
Prof. Dr. Şadi EREN
Akıl Hakkında
İnsanı gerçeklere muhatap eden en mühim meleke akıldır. Kelime olarak akıl, "Devenin yularla tutulması gibi, tutmak" anlamındadır. Ayrıca, "Bağlamak, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmak" anlamını ifade eder. Mesela, bir yerden duman çıktığını görünce hemen ateşe intikal etmek, buz tutan nehrin inceliğini görünce "Bu beni kaldırmaz" diye hüküm vermek aklın birer fonksiyonudur.
Akıl, maddeden mücerret bir cevher, hak ile batılı ayıran bir nurdur. Bıçağın kesme aleti olması gibi, ruhun anlama aletidir. Kişi bu akılla eşyanın hakikatlerine muttali olur. Hem duyulardan gelen bilgileri değerlendirir hem de gaybî şeylere açılır.
Akıl; düşünme, anlama, kavrama kabiliyetidir. Hakk’ın hitabını fehm için bir alet, bir vasıtadır. İnsanı hayvanlardan ayıran seçkin bir meziyettir.
Akıl, madeni kalp ve ruhta, şuaı dimağda bulunan manevi bir nurdur ki, insan bununla duyularla anlaşılmayan şeyleri idrak eder.
Nuranî bir cevher olan akıl, insanın en kıymetli cihazıdır. İnsanı, ebedi saadete hazırlayan Rabbanî bir mürşid,[1] ona İlahi, kudsi defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır.[2]
İnsan, akıl vasıtasıyla dinen mükellef olur. Aklı olmayandan teklif de kalkar. “Aklı olmayanın dini de yoktur" sözü, bu noktadan hareketle söylenmiştir. Bundan dolayı, akıl din karşısında sorumlu tutulabilmenin “olmazsa olmaz” bir şartıdır.
Rivayet edilir ki, Cenab-ı Hak aklı yarattığında ona "Bu tarafa gel" der, akıl gelir. "Dön" der, akıl döner. Cenab-ı Hak buyurur ki, "İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, senden daha şerefli bir mahlûk yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm."[3]
Akıldan hissesi ziyade olanlar, büyük bir nimete mazhar kılınmışlardır. Ebu Cuhayfe, Hazreti Ali’ye "Yanınızda, Rasulullahın size has kıldığı bir kitap var mı?" diye sorar. Hazreti Ali, şu manidar cevabı verir: "Hayır, ancak Allah’ın Kitabı ve bir de Müslüman bir adama verilen fehim (anlama) var."[4]
Ham petrolden uçak benzinine, mum ışığından güneş ışığına kadar mertebeler olması misali, insanların akıllarında da mertebeler vardır. Uzaktan yakılan bir kibritle tutuşan uçak benzini gibi, bir kısım akıllara uzaktan bir işaret verilmesi kâfidir. Aklın bu üst mertebelerinde yer alan insanlar, başkalarının anlamadığını anlarlar, hissetmediklerini sezerler, onların bağlantı kuramadıkları şeylerde hayret verici bağlantılar kurarlar.
Nur suresinde geçen "Onun yağı, neredeyse bir ateş dokunmasa bile ışık verecek"[5] âyeti, bir yönüyle bu tür akıllara işaret olarak görülmüştür.[6] Âyetteki bu ifadeden hemen sonra gelen "Nur üstüne nur" ise, bu akıllara gelen ilahi ilhamlara, tulûata işarettir. Yani, akıl, hadd-i zatında İlahi bir nur olmakla beraber, bu nura ilahi ilham parıltılarının gelmesi, "Nurun alâ nur" olacaktır.
Göz penceresinden âlemi seyreden ruh, beyin merkezinden de gerçekleri temaşa eder. Dil ne kadar tatma organıysa, beyin de o kadar düşünce organıdır. Aklın vazifesi gerçekleri kavramaktır.
Beynin fonksiyonuna "tefekkür" adı verilir. Tefekkür, aklın çalışması ve fikir üretmesidir. Akıl bir makineye benzetilirse, tefekkür bu makinenin çalışması ve üretimde bulunmasıdır.[7]
AKLIN SINIRI
Aklın bu kadar faziletlerinden bahisten sonra, biraz da onun sınırından bahsetmek yerinde olacaktır. Yoksa biraz methedilince başı bulutlara değen insan misali, akıl da bu kadar övgüden sonra kendini mutlak hakikatlerin ve salt gerçeklerin yanılmaz sahibi, her şeyin mi’yarı ve mizanı zannedebilir, bütün ihtilaflı konularda kendisinin hakemliğine müracaatı isteyebilir. Nitekim aklı gerçeğin tek ve yanılmaz ölçüsü kabul eden nice insan, kendi aklının veya mutlak manada aklın ulaşmadığı gerçekleri inkâr cihetine gitmiştir. "Onlar, ilmen kuşatmadıkları ve henüz te’vili kendilerine gelmeyen şeyi yalanladılar"[8] âyeti, bir yönüyle buna da bakmaktadır.
Aklın sınırı konusunda Hamdi Yazır şöyle der:
"Akıl, hakikate hâkim olmadığı gibi, dine de hâkim değildir. İnsan aklı mutlak hakikati kapsamadığı için, bütün ilâhî kudret ve hakikatleri kendinden çıkarmaya kalkışırsa, küstahlık etmiş olur..."[9]
"Akıl, mutlak doğrunun bütün sınırını çizemez."[10]
"Hep akıl ve mantık olmak isterseniz, henüz kavrayamadığınız hayat tecellileri karşısında bedbin olursunuz."[11]
Selahaddin Şimşek’in ifadesiyle, "Hakikate eriş akıllıların işidir, ama akıl işi değildir."[12]
Necip Fazıl, aklı bir projektöre benzetir. O ışığın ulaşamadığı yerlerde, söz peygamberlerindir.[13] Ona göre, aklın Sidretü’l-Müntehası vardır. Daha ilerisine "aşkla" gidilir.[14]
Yine Onun ifadesiyle, "Bu iş ne akılla olur ne de akılsız… Anlama nimeti olan akıl, yine bizzat kendisini anlamak şartıyla, anlayamadığını anlayarak ‘selim akla’ yükselir."[15]
"Akıl, akla mahsus cevelan sahalarında azami hak ve hürriyet payına malik olarak hareket eder... Şeriata köle, cihana sultan olur."[16]
Değerli mütefekkir Cemil Meriç, bu konuda kendine has veciz üslûbuyla şunları der:
"Akıl, devlerin değil, cücelerin silahı.
İnsiyaktan daha ahmak bir meleke.
Küstah, şımarık, mütecaviz.
Hırsız fenerinin soluk ve şüpheli aydınlığı."[17]
Bütün bunlardan öyle anlaşılıyor ki, akıl gerçeklere açılan bir pencere olmakla beraber, tek pencere değildir. Görmenin, işitmenin sınırı olduğu gibi, aklın da sınırı vardır. Bir kısım meselelerde aklın hakemliğine müracaat edilse bile, her meselede aklı hakem yapmak, uygun bir davranış olamaz.[18]
Ferid Kam, insan idrakinin ve aklının bu sınırlılığını şöyle anlatır:
"Beş duyu ile algıladığımız, analiz ve senteziyle birçok şeyler meydana getirdiğimiz maddenin ne olduğunu daha doğru dürüst bilmiyoruz. Maddenin hakikatine dair birçok nazariyeler, faraziyeler ileri sürülüyor. Bunların hepsi, bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle tarif etmekten öteye geçemiyor. Hakikate doğru hayli mesafe kat ettiğimize inanıyoruz. Sonra dönüp arkamıza bakıyoruz, bulunduğumuz noktadan bir adım bile ileri gidemediğimizi görüyoruz."[19]
Nitekim pek çok ilim adamı, Pascal örneğinde olduğu gibi, önce akılla kâinatı fethe çalıştıkları halde, sonunda gerçeğe kavuşmayı dinde bulmuşlardır.[20] Zira Bediüzzaman’ın ifadesiyle "Hakikat-ı mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez."[21] Yani, mutlak bir gerçek, kayıtlı bakışlarla kuşatılamaz.
Mevlâna’nın verdiği şu temsil, bu hakikate güzel bir misaldir:
Ömründe hiç fil görmemiş bir kısım insanlara, karanlık bir odadaki fili tarif etmeleri istenir. Onlar da elleriyle fili yoklayarak tarife çalışırlar. Filin ayağını tutan onu bir sütun zanneder. Kulaklarını yakalayan yelpazeye benzetir. Hortumunu yakalayan onu hortumdan ibaret olarak görür. Hâlbuki bir mum yaksalar, fili gerçekte olduğu gibi görebileceklerdir.[22]
Fili her cepheden bir bütün olarak görebilmek için bir mum yeterlidir. Fakat sayısız gerçeklerle dolu olan bu âlemi ve âlemi yaratan yüce Yaratıcıyı gerçeğe uygun olarak tanıyabilmek için "vahiy güneşine" ihtiyaç vardır. Gerçekleri görmede ve bulmada aklın da bir ışığı olduğunu kabulle beraber, onun ışığı, karanlıkta etrafı aydınlatmaya çalışan yıldız böceğinin cılız, zayıf ışığı gibidir. Aklının ışığına güvenip yol alanlar, gecedeki yıldızböceğine benzer. Aklını İlahi vahyin hakikatlerine ulaşmada vasıta yapanlar ise, bal arısına benzer. Gerçi bal arısının ışığı yoktur, fakat gündüzün ışığında yol aldığı için zahmetsiz ilerleyebilir.[23]
Bediüzzaman Arabî Mesnevîde şöyle der: “Aklın sana bir bağdır. Gidebilmen nakilledir.”[24] Onun bu ifadesinde akıl, aynı kökten gelen ıkâle benzetilmiştir. Ayakları bağlı biri nasıl gidebilsin? Bu mahiyette olan kimsenin gerçeğe ulaşması İlahi vahiy ile mümkün olacaktır.
Dünyayı kâinatın merkezi ve hareketsiz kabul eden Batlamyus nazariyesinin[25] bin yıldan fazla insanlar tarafından kabulü gösteriyor ki, "Akıllar yanılabilir. Görünen köy, kılavuz isteyebilir."[26]
O kılavuz ise, âlemlerin Rabbinin bütün âlemlere bakan beyanı olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Evet, Kur’ân-ı Kerim, Cenab-ı Hak’tan insanlığa İlâhî bir hitap ve gerçekleri gösteren semavî bir Kitaptır.
[1] Nursî, Sözler, s. 27
[2] Nursî, Şualar, Envar Neşriyat, İstanbul, 2002, s. 16
[3] Muhammed Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabî, Beyrut, 1351 h. II, 138
[4] Ebu'l-Fadl Âlûsî, Ruhu'l-Meâni, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, Beyrut, 1985, VI, 191
[5] Nur, 35
[6] Bkz. Beydâvî, II, 124- 125
[7] Nihat Keklik, Felsefenin İlkeleri, Ensar Yay. İst, s. 157-158
[8] Yunus, 39
[9] Yazır, İslâm Düşüncesinin Problemlerine Giriş, Sad. Recep Kılıç, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1996, s. 45
[10] Yazır, a.g.e, s. 45
[11] Yazır, a.g.e, s. 58
[12] Salahaddin Şimşek, Özdeyişler, Zafer Yay. İst. 1996, s. 9
[13] Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, b.d Yay. İst. 1976, s. 166
[14] a.g.e, s. 165
[15] a.g.e, s. 167
[16] a.g,e, 168
[17] Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. İst. 1985, s. 143.
[18] Bkz. Muhsin Demirci, Vahiy Gerçeği, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. 1996, s. 61
[19] Ferid Kam, Dini- Felsefi Sohbetler, Sad. S. Hayri Bolay, Diyanet İşleri Bşk. Yay. Ankara, s. 85
[20] Bkz. Adıvar, Bilim ve Din, s. 25
[21] Bkz. Nursî, Sözler, s. 439
[22] Celaleddin Rûmi (Mevlâna), Mesnevi, Tercüme ve Şerh: Tahiru'l - Mevlevi, Ahmed Said Matb. İst. 1963, X, 328-329
[23] Bkz. Nursî, Sözler, s. 54, 182, 213, 635
[24] Bkz. Nursî, el-Mesneviyyü’l- Arabî (Mesnevi-i Nuriye), Sözler Yayınevi, İstanbul 1999, s. 190
[25] Mübahat Türker, (Küyel), vd, Felsefeye Giriş, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ank. 1985, s. 53
[26] Kam, Dini- Felsefi Sohbetler, s. 44-45
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.