
Prof. Dr. Şadi EREN
Delâlette İnce Bir Nokta
Dinî nassların çoğu yoruma açıktır. Bu sebeple bunların yorumunda hayli farklı manalara dikkat çekilmiştir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de semavâtın (göklerin) yedi olduğu ifade edilir. Ama “bu yediden murat nedir? Her bir sema nerde başlar ve nerede biter?” gibi soruların cevabını bu “yedi sema” tabirinden çıkaramayız. Bunların mahiyeti ile ilgili -varsa- hadis kaynaklarına bakılır. Ayrıca aklı da devreye sokarak değerlendirmeler yapılır. Ama akıllar farklı farklı olduğundan, nassların yorumunda ister istemez farklılıklar olabilmektedir. Bu farklılıkların önemli bir sebebi âmm yani genel bir ifadenin hususi manalarda yorumlanmasıdır.
Meşhur müfessir Kadı Beydavî, Zülkarneynin meydana getirdiği seddin anlatıldığı âyette “…İki yamacın arası…”[1] ifadesinin açıklamasında Ermeniye ve Azerbeycan Dağlarının arası şeklinde de bir görüşe yer verir. Bu te’vile kat’î nazar ile bakmak, mantık açısından asla uygun değildir. Zira esasen nakildir. Hem de tayini Kur’ân’ın delâletiyle değildir. Tefsirden sayılmaz. Zira o te’vil, âyetin bir kaydının başka fenne istinaden bir açıklamasıdır. Binaenaleyh o büyük müfessirin tefsirdeki köklü melekesine böyle zayıf noktaları bahane tutmak ve şüpheler uyandırmak insafsızlık olur.
Bediüzzaman bu meselede önemli bir mantık kuralına şöyle dikkat çeker:
“Âmm, hâssa delâlât-ı selâsenin hiçbirisiyle delâlet etmez.”[2]
Genel bir ifade, özel bir manaya üç delâlet şeklinden hiçbirisi ile delâlet etmez.
Delâlet, delil olmak, alamet olmak anlamında kullanılır. Mesela, dumanı gördüğümüzde hemen ateşe intikal ederiz. Çünkü “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bu durumda duman, ateşe delâlet eder. Bir harfin kâtibine, bir iğnenin de ustasına delâleti vardır. Benzeri bir şekilde şu kâinat kitabı ve âlem sarayı da Allah’a delâlet etmektedir.
Herhangi bir söz, durum veya hareket, belli bir anlam veya hükme üç şekilde delâlet eder.
1- Delâlet-i mutabıkıye: Bir lafzın (kelâmın) kastedilen mananın tamamına delâleti.
İnsan lafzının “hayvan-ı natık”a delâleti gibi. Çünkü “düşünen bir canlı” olmak insanın en ayırt edici hassasıdır. Bu “birebir” delâlettir. “Hayvan-ı natık”, aslında “konuşan canlı” demektir. Ama konuşmak düşünmekle olduğundan bunu “düşünen canlı” şeklinde tercüme etmek daha isabetli görülmektedir.
Üçgen lafzının üç kenarla çevrilmiş şekle delâlet etmesi de böyle bir delâlettir.
2- Delâlet-i tazammuniye: Bir lafzın (kelâmın) kastedilen mananın bir cüz’üne delâleti.
“O bir insandır” dediğimizde “yani düşünür” manası vardır. Çünkü insan olmak, düşünmeyi tazammun eder.
3- Delâlet-i iltizamîye: Bir lafzın (kelâmın) kastedilen mananın lazımına delâleti.
Tavan lafzının duvara, insan lafzının yazı sanatına kabiliyetli kişiye delâlet etmesi gibi. Yazı yazmasını bilmeyen birisine “Sen insan değil misin?” dediğimizde böyle bir delâlet söz konusudur.
Bu üç delâleti, “birebir delâlet, bir kısmına delâlet ve çağrışım yoluyla delâlet” şeklinde nitelendirmek de mümkündür.[3]
Bir nesneyi veya bir kavramı ifade etmek üzere kullanılan lafzın o nesnenin veya kavramın bütün varlığına ve unsurlarına delâlet etmesine mutabakat, bu unsurlardan birine veya birkaçına delâlet etmesine tazammun denir. Mesela “insan” lafzının bütün varlık ve unsurlarıyla “düşünen canlı”ya delâlet etmesi mutabakat, sadece “canlı” veya “düşünen” varlığa delâlet etmesi tazammundur. Bir lafzın doğrudan doğruya konusunun yanında bir de zihnin bu konuyla bağlantılı gördüğü başka bir varlık veya anlama delâlet etmesine iltizam denir. Mesela “mahlûk” lafzının bütün yaratılmışlara delâleti mutabakat, insana delâleti tazammun, Halık’a/ Yaratıcıya delâleti ise iltizamdır. Çünkü mahlûk lafzı Hâlık fikrini içermemekle birlikte zihin mahlûk lafzından dolaylı ve zorunlu olarak (bi’l-iltizâm) Hâlık fikrine varmaktadır.[4]
Genel bir ifadenin özel bir şeye üç delâlet türünün hiçbiriyle delâlet etmemesini şöyle bir misalle anlayabiliriz:
Cenab-ı Hak, Hazreti Âdem ve Havva’ya cennette bir ağacın meyvesini yasaklar.[5] Ağaç, âmm (genel) bir ifadedir, dolayısıyla bu ifadeden yola çıkarak yasak ağacın hangisi olduğunu bilemeyiz. Çünkü ağaç ifadesi incir ve elma gibi ağaç türlerinden hiçbirini bire bir göstermez, tazammun etmez, gerektirmez. Dolayısıyla bu yasak ağacın hangisi olduğunu ancak sahih bir rivayetle bilebiliriz. Şayet bu konuda sahih bir rivayet yoksa tevakkuf eder, herhangi bir hüküm bildirmeyiz.
Sarıklı genç
Bediüzzaman rüya ile ilgili yazdığı bir risalesinde “Sarıklı bir gençten” bahisle şöyle der:
“Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi, naşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve-i velayetle meydana atılacak bir zâttır.”[6]
Burada geleceğe yönelik bir haber vardır. Genç bir zat Kur'an ve iman hizmetleri dairesine girecek, Bediüzzamanın “Birinci talebem” dediği Hulusi Yahyagili bile geçebilecek şekilde külli hizmetlere vesile olacaktır. Onun vasfında söylenen “Sarıklı genç” ifadesi âmm, yani genel bir ifadedir. Bu ifadenin herhangi has bir şahsa üç delâlet şeklinden hiçbiriyle delâleti yoktur. Dolayısıyla başına sarık saran herhangi bir gence “İşte, Bediüzzaman bunu haber vermişti” demek uygun değildir.
[1] Kehf, 96
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.