İnsanların şeytanlarına yardım etmemeliyiz!
Şekercihan YouTube kanalındaki “Bir Bayramdır Ramazan” programının yirminci gün sohbeti “Kur’an’da Şeytan ve Vesvese” başlığı altında Murat Kuru ile gerçekleşti.
Haber: Mehmet Kaplan
Kuru, “Bütün izleyicilerin Ramazan’ını tebrik ettikten sonra, Mevlâna’nın diyarı Konya’dan katıldığım için Mevlana’nın Mesnevi’sinden bir mesel ile başlayıp oradan devam etmek istiyorum” diyerek başladığı sohbetini şu açıklamalarla sürdürdü:
GEÇMİŞTEN İBRET ALMAZSA KİŞİ, GELECEĞE İBRET OLMAKTIR İŞİ
Mesnevi’de geçen bir meselde arslan, kurt ve tilki beraber avlanmaya karar veriyorlar, avlanmaya gidiyorlar. Av sonunda bir yaban öküzü, bir dağ keçisi ve bir de tavşan avlıyorlar. Sonra bir suyun başına geliyorlar. Kurt ile tilkinin, bir an önce paylaşım yapılsın da yiyelim diye ağızlarının suyu akıyor. Onların bu harisliğini ve hırsını gören kral arslan kendi içinden bir plan yapıyor. ‘Yaşlı ve ihtiyar tecrübeli kurt, sen bu avları bir adaletle taksim et, bölüştür aramızda’ diyor. Kurt ‘Kralım’ diyor ‘sizin büyüklüğünüze, yüceliğinize bu yaban öküzü yakışır, yaban öküzü sizin olsun. Bu dağ keçisi de küçük orta cesamet orta büyüklükte, bu benim olsun. Tilkiye de tavşan kalsın.’ Bunun üzerine arslan kükrüyor, ‘Sen kim oluyorsun da benim yanımda av taksim edip konumunu unutuyorsun’ diyerek bir pençe darbesiyle kurdu parçalıyor. Bu sefer tilkiye dönüyor, ‘Şimdi sen avları dağıt’ diyor. Tilki, ‘Yüce kralım, ulu kralım, sizin bu ululuğunuza karşılık sabah kahvaltısına bu yaban öküzü yakışır, öğlen yemeğinize de bu dağ keçisi; akşama da bu tavşan sizin çerezliğiniz olur’ diyor. Bunun üzerine arslan, ‘Adaletin ışığını yaktın, tam hak paylaştırdın’ diyor. ‘Söyle bakalım, sen bu taksimi kimden öğrendin?’ Tilki kuyruğunu kıstırıp gülerek ‘Kurdun başına gelenlerden kralım, kurdun başına gelenlerden’ diyor. Bunun üzerine kral arslan ‘Madem alçak kurdun başına gelenlerden ibret alıp, hikmetle davrandın, ben de bütün avları sana bağışlıyorum’ diyor. İbret alındığındaki tablo ile alınmadığındaki tabloyu gösteren bir mesel...
Şimdi biz de Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda Kur’an’ın üçte birinde kıssalar geçtiğini görüyoruz. Peygamber kıssaları, kavimlerin başına gelenler, orada yaşananlar ve en başta da aslında insanlığın hikayesinin başladığı İblis kıssası… Güzel bir söz okudum bu süreçte: ‘Geçmişten ibret almazsa kişi, geleceğe ibret olmaktır işi’. Eğer geçmişten ibret almazsak, kendi hayatlarımız gelecek için bir ibret nesnesi haline dönüşebilir.
İNSANLIĞIN HİKAYESİ ŞEYTANIN SECDE ETMEMESİ İLE DEĞİL, MELEKLERİN SORUSUYLA BAŞLIYOR
Dolayısıyla Kur’an’da İblis kıssası, malum dinleyicilerimizin ve sizlerin de bildiği üzere, bizim ibret ve ders almamız için bir kıssa. Ama ben bu sefer düşünürken bir şeyi fark ettim. Genelde bu kıssayı hep İblis’le düşünmek, İblis’le başlatmak gibi bir tutum içindeyiz. Hatıra öyle geliyor, İblis’in secde etmemesi üzerinden. Bu defa çalışırken dünyama gelen bir mana şu: Aslında bu hikaye önce meleklerle başlıyor. Cenab-ı Hak, “’Bir insan yaratacağım’ diyor, melekler de o insanı görüyor ve o insanın yaratılışında iyiye, hayra, güzele olduğu kadar çirkine, kötüye, günaha ve zulme de yönelik bir taraf olduğunu gördüklerinden ‘Yâ Rabbi’ diyorlar, ‘biz seni tesbih ediyoruz. Sen yeryüzünde kan dökecek, fesat çıkaracak bir varlık mı yaratıyorsun?’ Aslında hikâyenin bu kısmı var; şimdi baştaki meselle bakarsak, aslında şeytan kendinden önce bir manzara görüyor, melekler ile Cenab-ı Hakkın bir konuşması var. Bu konuşmada melek ile şeytanın arasındaki önemli bir farkı görüyoruz. Melekler şöyle başlıyor: ‘Yâ Rabbi, biz Seni tesbih ediyoruz, bu yarattığın mahluk Sana isyan edecek, Sana gerekli kulluğu yapmayacak, bunun sırrı nedir?” diye, bunun üzerine bir soruları var. Cenab-ı Hak, ‘Ben sizin bilmediğinizi de bilirim’ diyor. Bunun üzerine melekler, ‘Seni her türlü noksandan yüce tutarız,’ dediler. ‘Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve herşeyi hikmetle yapan Sensin.’ Alîm ve Hakîm olan Sensin diyorlar (bkz. Bakara suresi, 30-32. ayetler). Bu iki isim kıssa boyunca hep aklımızda tutmamız gereken isimler. Kulluğun özü iman-ı billahtan sonra marifetullah; ama Alîm olan sadece Rabbimiz, biz hakkıyla bilemeyiz. O her işini hikmetle yapar, Hakîm olan O’dur, ama biz hikmeti her zaman göremeyebiliriz.
ÜSTÜNLÜK İDDİA ETMEK MERKEZE KENDİNİZİ KOYMANIZ DEMEKTİR
Şeytan ise bu manzarayı görüyor. Secde edin emri geliyor. Melekler secde ediyor, ama şeytan etmem diyor. Secdeden alıkoyan, ‘Beni ateşten, onu topraktan yarattın, ben ondan üstünüm. Üstün olan ondan daha aşağı olan bir şeye secde etmez’ iddiası… Şeytanın düşünüşünün merkezinde kendisi var. Dolayısıyla daha sonra Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde bize tekrarla hatırlattığı bir şey var: ‘Şeytanın adımlarını takip etmeyin.’ İblis’in hikayesinde bir üstünlük iddiası var. Üstünlük iddia etmek merkeze kendinizi koymanız demektir, ama kulluk merkeze Cenab-ı Hakkı koymak demektir. Kendini diğer insanlarla kıyaslamak ve bir üstünlük iddiasında bulunmak şeytandan miras kalan şeytanî bir yoldur.
Yaratılışın başında melekler ne dedi? İnsanın bir fesat tarafı, kan dökücü, zulüm yapabilen bir tarafı var. Bunun kendimizi bilmekle ilgili önemli bir tarafı var. Yani biz melek değiliz, bir tarafımız kötülüğe, günaha ve şerre açık. Bunu bilmezsek şeytanın bize verdiği vesveselere daha açık hale geliriz. Çünkü kendimizi kusursuz, eksiksiz ve hatasız gördüğümüzde düzeltecek bir şey de kalmaz.
Şimdi buradan günümüze gelirsek; mesela çok sık rastladığım şey, belki bizde de vardır Allah affetsin, biz Allah’ın rızasına ermişiz de diğer insanlar bizim nezdimizde ancak kurtarılacak, cehennemden cennete taşınacak kişiler ve biz de onların taşıyıcıları gibiyiz. Ama Kur’an’ göre böyle bir tarifleme yapamayız. Kur’an, doğru ve hak sözdür, hakikattir; ama bizim ona ne kadar uyduğumuzu yalnızca Allah bilir. Bugün baktığımızda, kendi kusur ve eksiklerimizle ilgilenmek gerekirken, başkalarını çok sık yargılıyoruz, başkalarının kusur ve hatalarıyla uğraşıyoruz. Bunun üzerinden de, çok şükür biz onlardan değiliz deyip kendimizin kurtulmuş olduğunu düşünmek şeytanın bir tuzağıdır.
HAYATLARIMIZDA NE KADAR SORUMLULUĞU ALIYORUZ
Şeytan, sonrasında da şöyle diyor: ‘Beni azdırmana mukabil, ben de kullarının, doğru yolunun ortasına oturacağım, kullarına önlerinden, arkasından, sağından, solundan yaklaşacağım ve onları saptıracağım’ (bkz. Hicr suresi, 39-40. ayetler). Şimdi mesleki olarak da, yani psikiyatrist olarak çalışıyorum ve insanlar bize hep geçmişlerini anlatırlar, önümüze gelen meseleler hep geçmişin yaşantılarıyla ilgili. Burada da yol ikiye ayrılıyor. Bu yaşananlarda ne kadar sorumluluk bize ait, ne kadar başkalarına ait? Şimdi şeytana bakıyoruz, ‘beni azdırmana mukabil’ diyor, yani sorumluluğu almıyor. Doğru yoldaydım, benim bir hatam, suçum ve bir eksiğim yoktu, Sen beni azdırdın. Buradan bize bir ders var. Hayatlarımızda ne kadar sorumluluğu alıyoruz ya da başkalarını suçluyoruz? Bu, üzerinde önemle durmamız gereken meselelerden biri. Çünkü iyileşmeye giden, düzelmeye giden, sorunları çözmeye giden yolda ilk basamak bu soru: O yaşanan meselede bize düşen sorumluluk ne kadar? Ama bu zamanda haklar o kadar fazla vurgulanıyor ki, sorumluluklar neredeyse kaybolmuş durumda, neredeyse herkes hepimiz hep haklarımıza odaklanıp sorumluluğu almıyoruz. Evlilik ilişkilerinde, çalıştığımız alanlarda, ikili ilişkilerimizde de haklarım bunlar, bunları hak etmedim yaklaşımı hâkim. Peki sorumluluklarımız ne durumda? Öz-farkındalık kadar, öz-sorumluluk da kendimize hatırlatmamız gereken meselelerden biri.
Şeytana bakarsanız sütten çıkmış ak kaşık gibidir; tertemiz, hatasız, kusursuz ve mükemmeldir. Dolayısıyla burada gurur ile tevazu meselesi geliyor. İnsana yakışan şey tevazudur. İddia sahibi olmak şeytandan miras kalan bir şeydir, şeytanın adımlarından bir adımdır. Tevazu sahibi olabilmek için, öz-değerlendirme yapabilme, egoya hükmedebilme ve çevredekilere uyum gösterebilme yeteneği gerekiyor. Bu üçü yapılamadığında şeytanın adımlarını takip etme ve tuzaklarına düşme riskimiz yüksek demektir.”
İBLİSİN DEĞİL, NEBİLERİN ADIMLARINI TAKİP ETMEMİZ BİZE ÖĞRETİLİYOR
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkı yaptı: “Burada Kur’an’da peygamberlerin münacatlarıyla karşımıza çıkmaları gerçeği de var. Mesela Hz. Yunus’un, son ana kadar beklemeyip bu kavim artık hidayete gelmez diyerek emr-i ilahî gelmeden kavmini terk etmesi, yaşadıkları, sonra balığın karnında yaptığı tazarru ve münacatı, “Seni tenzih ederim yâ Rabbi, ben zalimlerden oldum’ demesi… Hz. Eyyüb mesela, hastalığının son kertesinde, hastalık diline ve kalbine vurduğunda yaptığı münacat… Kur’an’dan akla ilk gelen iki örnek olarak söyledim. Peygamberlerde, kendilerini temize çıkarma değil, bilakis nefislerini sîgaya çekme var. Herhalde İblis’in adımlarına karşılık, insanın atması gereken adımlar peygamberler üzerinden bize gösteriliyor. O dediğin şey; en başta hatayı, kusuru kendinde aramak bu adımların belki de birincisi.”
Murat Kuru şöyle devam etti: “Kesinlikle öyle, yani o öz-sorumluluk. Ben bana düşen kusuru ve sorumluluğu kabul ediyorum, itiraf ediyorum diyebilmek. Kıssanın devamında Hz. Âdem ve Havva’nın yaptığı, ‘Rabbim, biz nefsimize zulmettik, Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin, bizi bağışla’ münacatı. Şeytanın adımlarına karşı izlememiz gereken, nebilerin, peygamberlerin adımlarıdır.
Kur’an’da anlatılan diğer bir şey de şu ki, İblis kendisine mühlet verildiğinde ‘Ben onlara günahları süslü göstereceğim’ diyor. Şeytanın bu süslemelerine karşı her birimizin bir makyaj çözücüye ihtiyacımız var. Başta dediğimiz gibi zaaflarımız var, şeytan bizde olmayan bir özellik dışında bize vesvese veremez. Yani bizim sahip olduğumuz zaaf yönlerimizi kullanarak bize yaklaşabilir. Bunun için de günahları süslü gösterme gibi bir tuzağını kendisi ifade ediyor.”
BİZİM ZAAFLARIMIZ ŞEYTANIN ÇALIŞMA ALANI
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkı yaptı: “Şeytan bizdeki zaafları kullanıyor dedin. Felak sûresinde ‘Düğümlere üfleyenlerin şerrinden’ diyor, mesela ‘içimde ukde kaldı’ diye konuşuyoruz, bir bağlantı kuracak olursak, psikolojide kompleks denilebilecek meseleler şeytanın atölyesi, çalışma alanına dönüşüyor gibi hissettim söylediklerinden. Şeytan aslında güçlü değil, ona irademizi terkederek onu güçlü kılan biz oluyoruz.”
Murat Kuru şöyle devam etti: “Güzel oldu Metin abi, konuşmanın sonunda gelecektim, bağlamı açılmışken söyleyeyim. Kur’an birinci surede ‘âlemlerin Rabbi’ diye başlıyor, son surede ‘insanların Rabbi’ diyerek hitama eriyor. Aynı zamanda Alîm ve Hakîm olduğunu ifade ettik. Kâf sûresinde de şöyle bir ayet var: ‘İnsanı Biz yarattık, elbette nefsinin ona ne fısıldadığını (ne vesvese verdiğini) biliriz’ (ayet: 16). Cenab-ı Hak bizi biliyor, bildiği için de bizi uyarıyor. Efendimizin bir hadisi var: ‘Şeytan insanın bedeninde, damarında kanın gezdiği gibi gezer.’ Bu durumda nasıl istikamette kalacağız? Özünde zayıf olanın güçlü olana iltica etmesiyle… Yani Allah’a sığınacağız.”
BİZ KENDİMİZİ ŞEYTANIN TUZAĞINA AÇIK HALE GETİRİYORUZ
Mehmet Kaplan şöyle bir soru sordu: “Alîm ve Hakîm olan Cenab-ı Hak. O bize şahdamarımızdan daha yakın, bizi bizden daha iyi biliyor, nefsin ve şeytanın fısıldamalarını en iyi O biliyor. Peki şeytan nereden biliyor bizim zaaflarımızı? Hatta ben bazen şöyle söylerim: Ramazan ayında şeytanlar bağlanıyorsa, insanlar arasında kötülükler nasıl devam ediyor? Yoksa biz normal zamanda da nefsimize almamız gereken sorumluluğu şeytana mı atıyoruz?”
Murat Kuru şöyle devam etti: “Çok güzel oldu. İlk baştaki kıssaya gidersek, melekler insanın fesat çıkarıcı, kan dökücü bir varlık olduğunu biliyorlar. Şeytan bu konuşmayı dinlemiş olabilir. Tefsirlerde buna benzer ifadelerle karşılaşıyoruz. Diğer sorun, tam benim devam etmek istediğim yerle mutabık oldu, tevafuk etti. Çünkü, biz şöyle düşünürüz: Şeytan bizi yoldan çıkarır, sonra biz günah işleriz. Şeytan bizi saptırır, sonra biz dalalete düşeriz. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere baktığımızda aslında süreç tersinden işliyor. Biz koruma alanımızı açık hale getiriyoruz. Çünkü, yine ayetin ifadesiyle ‘şeytanın tuzağı çok zayıftır’ (Nisâ suresi, 76. ayet). Ne karşısında zayıftır? Hak ve hakikat karşısında. Yani şeytan bizi dürtüyor, biz hemen günaha düşüyor değiliz. Biz kendimizi yaşayışımızla, düşüncemizle, hayatımızla ve olaylara bakışımızla şeytanın yemi haline getiriyoruz. Risale-i Nur’da, 13. Lem’a’daki, ‘Hikmet-i İstiaze’ bahsindeki izahlar bana çok muhteşem geliyor. Şeytanın böyle tuzakları var, desiseleri var, ama buna karşılık sağlam bir kale ve siperin var. Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye.”
KULLUĞA YAKIŞAN, ÜSTÜNLÜK TAKVADADIR DİYE BİLMEK
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkıda bulundu: “İblis’in, ‘Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktan. Ateş topraktan üstündür, o halde ben daha üstünüm’ yaklaşımı, ateşin topraktan üstün olduğunu varsayması mı? Yoksa içinde önce ben üstünüm formülasyonu kuruyor da, sonra bunu bu şekilde delillendirmeye mi çalışıyor? Bu ikincisi bana daha isabetli geliyor, yaptığı hatalı muhakemeyi böylece haklılaştırmaya çalışıyor gibi. Bunu tersten düşünsek, insan ‘Ben topraktanım, ateşten olana ben üstünüm’ dese, insanî değil şeytanî bir cümle kurmuş olacak. Kulluğa yakışan ise, üstünlük takvadadır diye bilmek; üstünlüğü ateş veya toprakta aramamak.”
Murat Kuru şöyle devam etti: “Çünkü baktığımızda zaten şeytanın hiç Allah’a övgüsünü görmüyoruz. Melekler tenzih ediyor, şeytanın böyle bir tavrına rastlamıyoruz kıssada. Bu, kendini merkeze koyması ile ilgili bir durum. Kendini tenzih edecek doneler aramaya başlıyor ve ateş topraktan üstündür gibi bir çıkarım yapıyor. Meleklerin konuşmasından ibret almıyor. Alîm ve Hakîm olanın Allah olduğunu söylüyorlar. O da, ilmi ve hikmeti görüp, bunda da bir hikmet vardır deyip ibret alamıyor. Buradan bize bir ders çıkıyor. Biz kendimizi mükemmel, eksiksiz ve kusursuz gördüğümüzde ve iddia makamında olduğumuzda şeytanın tuzağına ve vesvesesine açık hale geliyoruz. Hz. Âdem ile İblis’i ayıran hatasızlık ve kusursuzluk değil. Hz. Âdem hatasını anlıyor ve af diliyor. İblis hatasını kabul etmiyor.”
ŞEYTAN ÇOK ZEKİ, AMA AKILLI DEĞİL
Mehmet Kaplan şöyle bir soru sordu: “Burada Risale-i Nur’da sorulan bir soru aklıma geldi: ‘Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?’ Şeytan, sanki melekler kadar Allah’ı tanımıyor gibi, ama insanı iyi tanıyor. Hani o bahsettiğiniz, insanın bir tarafında kusur, bir tarafında kemal var. İnsanın hamurunu, mayasını ve çamurunu iyi biliyor. Bundan dolayı kolay aldatabiliyor. Şeytanın Cenab-ı Hakka dair marifeti melekler kadar yok diye anlıyorum. Ne dersiniz?”
Murat Kuru şöyle devam etti: “Dediğin gibi, marifeti olsaydı meleklerin kurduğu cümleyi kurabilirdi. Yani onlar Alîm ve Hakîm derken, o da diyebilmeliydi.”
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkı yaptı: “Ben şöyle bir ifade kullanıyorum, Kur’an’dan kendimce çıkardığım bir ders olarak: Şeytan veri işlemeyi biliyor, ama sağlam ve doğru muhakeme yeteneğinden mahrum. Çünkü içindeki arıza sebebiyle. Onu şöyle ifade edebiliriz diye kendimce düşünüyorum: Şeytan çok zeki, ama akıllı değil.”
SÖZÜN EN GÜZELİNİ SÖYLEMELİ
Murat Kuru şöyle devam etti: “Hz. Âişe’den rivayet edilen bir hadiste, Efendimiz (asm) ‘Günah olmayan iki şey arasında tercihte bulunması gerektiğinde kolay olanı tercih ederdi’ diyor. Yine ayete baktığımızda, ‘Resulüm, kullarıma söyle sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan onların arasını bozmaya çalışır. Doğrusu şeytan insan için apaçık düşmandır’ buyuruluyor İsra sûresinin 53. ayetinde. Bizim bazen ne söylediğimiz güzel, ne de söyleyiş şeklimiz güzel. Halbuki sözün güzelini de demiyor ayet, sözün en güzelini söyle diyor. Bir psikiyatrist ve terapist olduğunuzda, karşınıza gelen olayların çoğu ikili ilişkilerle ilgili olduğunu görürsünüz. Ve söz dediğimiz şey çok kıymetlidir. Söz vardır, insanın canını yakar, hayatını mahveder; söz vardır, insanları sevindirir, neşelendirir, motive eder ve hayatlarını aydınlatır.
Dinin kolaylık dini olması meselesini önemsiyorum. Çünkü günümüzde en çok zorlandığımız şeylerden biri din sunumunda, hep bir korku, bir korkutma, bir günah ve bir ceza anlatısıyla karşılaşmamız. Ama bu kitap besmele ile başlıyor, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyor. Yani kullarına karşı çok merhametli ve şefkatli olan Allah’ın adıyla… Ama bizim dilimizde bu merhamet ve şefkat çok yer etmemiş.”
DİNİN SAHİBİ DİNİ GÖNDERİP ELÇİLERİ İLE NASIL YAŞANACAĞINI ÖĞRETMİŞ
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkı yaptı: “Şeytanın önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokularak insanları saptırması ifadesini ben şöyle anlıyorum: Önlerinden; geleceğe dair korkular, endişeler. Arkalarından; geçmişle ilgili dertler, meseleler, takıntılar veya acılar. Sollarından; günaha çağrı anlamında davetler, nefse nefsin hoşuna giden şeyler. Sağlarından yaklaşacağım derken de, din görünümlü, hakikat görünümlü tuzaklar diye düşünüyorum. Şahsen anlattıklarını da biraz bu bağlamda dinledim. Yani şeytanın din üzerinden de bize yaklaşması; yanlış, arızalı, hatalı bir din algısı üzerine yaklaşması veya bizi dinin tâbii değil de sahibi gibi bir yere konumlandırmaya sevk etmesi gibi tutumlar da sağdan yaklaşmanın alamet ve tezahürleri olarak yorumlanabilir diye düşünüyorum.”
Murat Kuru şöyle devam etti: “Kesinlikle. Çünkü dinin sahibi bu dini göndermiştir, nasıl yaşanacağını da Peygamber Efendimiz (asm) örnekliğinde göstermiştir. Bizim bunlara ekleyeceğimiz bir şey yok, bizim uyacağımız şeyler var. Bu noktada mesela yine üzüldüğüm birkaç nokta var. Bazı ayetler ve hadisler var ki maalesef toplumumuzda az biliniyor ve bu az bilinmesi benim için böyle bir üzüntü kaynağı oluyor.
Bunlardan biri, ‘Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’ hadisi. Mesela En’âm sûresi 54. ayetinde, ‘Rabbiniz rahmeti kendi üzerine rahmeti yazdı’ buyuruluyor. Yani rahmeti kendine farz kılmıştır Cenab-ı Hak. Bu ne demek? Ben kullarıma rahmetle, merhametle muamele edeceğim, ceza aslında tali bir şeydir. Bu ceza da aslında yapılan kereme, ikrama nankörlüğün sonucudur. Hidayet de, bu noktada yaptığımız ibadetler de hep Allah’ın bir lütfudur. Bu da şükür gerektirir. Bunların hiçbiri bizim gururlanacağımız üstünlük iddia edeceğimiz şeyler değil. Bu rahmet ve merhamet dinini ve pozitif tutum üzerine kurulu olan bir dini hep negatif üzerinden, ceza üzerinden, ateş üzerinden anlatıyoruz.
İnsanın kendine ikram eden, besleyen, yokluktan varlığa çıkaran, bu kadar nimetleri önüne sunan bir Rabbe, günah, cehennem ve ceza olmasa bile vereceği karşılık insaniyeten, İslamiyeten ve imanın gereği olarak, teşekkür etmektir, hamd etmektir, şükretmektir. Dolayısıyla kibir ile şükür arasında da bir tezat var. Şeytan kibri olduğu için şükretmedi, melekler kibirleri olmadığı için şükrettiler. Şükür meselesi bu anlamda merkezî bir şey.”
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkı yaptı: “Daha önce yaptığımız ‘Kur’an Okumaları’ programlarının birinde Ensar Nişancı hocamızın çok güzel vurguladığı bir şeydi tevazu. Biz tevazuyu insanı kendisini olduğundan aşağı görmesi ve göstermesi gibi anlıyoruz. Hayır, tevazu mevzilenmek, yani kendisini gerçekten olduğu yerde konumlamak, yani kendi gerçekliğini görmek, anlamak ve kabul etmek anlamına geliyor. Tevazu nasılsak kendimizi öyle anlamamız ve kabul etmemiz.”
İNSANLARIN ŞEYTANLARINA YARDIM ETMEMELİYİZ, BU DİN RAHMET DİNİDİR
Murat Kuru şöyle devam etti: “Konuşacak çok şeyimiz var, ama son olarak şunları söylemek isterim: Samimiyet meselesi çok önemli. Samimi olmak ne isek o olmaktır. Ne olduğundan daha aşağı, ne olduğundan daha yukarı görmek... Samimiyet kendimizi olduğu gibi görmek, bilmek, Rabbi de bilmeye çalışmaktır. Konuyu yine rahmetle kapatmak isterim. Bu dinin kolaylık dini olduğunu, bu dinin rahmet, merhamet ve yumuşaklık dini olduğunu unutmamalıyız. Bu izzetsiz olmak demek değil ya da hakkını savunmamak demek değil elbette. Bizim meselemiz yanlış yapanla, günah işleyenle değil; bizim meselemiz yanlış ve günahla olmalıdır. Peygamber Efendimiz (asm)’ın hatalara, yanlışlara ve suçlara muamelesi ile kendi yaklaşımlarımızı karşılaştırmamız gerekiyor. Oradaki hikmete tâbi olmalıyız. İnsanların şeytanlarına yardım etmemeliyiz.”
Mehmet Kaplan şöyle bir katkı yaptı: “Çok güzel, keyifli bir sohbet oldu. Birçok sorumun cevabını almış oldum. Kısa bir not olarak şunu paylaşmak istiyorum: Peygamber Efendimiz (asm)’ın hayatından verdiğiniz misal, ‘günah olmayan iki amel arasında en kolay olanı tercih etmesi.’ Bu, Vesvese Risalesinde dikkat çekilen vesveselerden birisi olarak amelin en iyisini aramaktan neşet eden vesveseyi hatırlattı bana. Eğer iki tercih var ve ikisi de günah değilse kolayı tercih etmekte hiçbir mahsur olmadığı... Metin abiyle yaptığımız bir ‘Hadis Okumaları’ programında ruhsat-azimet dengesi başlığı altında konuşmuştuk. Ruhsatı tercih etmek din dairesinin dışına çıkmak ya da lakayt davranmak değil, dinin kolaylık ve rahmet dini olmasının bir sonucu olduğuna dikkat çekmiştik. Son olarak onu eklemek istedim.”
“Bir Bayramdır Ramazan” programını, Ramazan ayı boyunca her gün saat 18.00’de Şekercihan YouTube kanalından takip edebilirsiniz.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.