
Zeki KAMİLZÂDE
Mehmet Uçum nedir suçum?
Efendim, fıkradır ya, anlatılır: Bir zamanlar, tam da Türkiye'de Tek Parti Yönetiminin olduğu zamanlar yani, Afrika'da bir yarışma düzenlenmiş. "En iyi yönetim şekli hangisidir?" yarışması. 'Best Siyaset Of The World.' Neyse, tabii, erkeklik ölmedi, cümle yönetim şekilleri toplanmış gelmişler. Önce imtihan için Amerikalılara demişler: "Bulabildiğiniz en kısa sürede bir sırtlan bulun getirin." Amerikalılar hemen yaylalara yayılmışlar. Bir gün, iki gün, üç gün... Hooop. Sırtlanı bulup getirmişler. Sonra İngiltere'ye demişler: "Bulabildiğiniz en kısa sürede bir maymun bulup getirin." Hemen İngilizler de koşmuşlar. Bir gün, iki gün, üç gün... Hoooop. Maymunu yakalayıp dönmüşler.
Bütün ülkeleri tek tek anmaya gerek yok, kafanız şişmesin, hasılı: Sıra gelmiş Türkiye'deki Tek Parti Yönetimine. Demişler: "Bulabildiğiniz en kısa sürede bir kurt bulup getirin." Bizimkiler gitmişler. Bir gün, iki gün, üç gün... Bir hafta, iki hafta, üç hafta... Bir ay, iki ay, üç ay... Nihayet uzaklardan siluetleri belirmiş. Fakaaat... O da ne? Yanlarında kurt görünmüyormuş. Evet. Onun yerine yorgunluktan bitik durumda bir aslan yürüyormuş arkalarından. Jüriye yaklaştıklarında elbette sorulmuş: "Geldiniz ama, hani, kurt nerede?" Tek Parti Yönetimi göğsünü kabartıp aslanı göstermiş. "İşte orada!" Yarışmayı düzenleyenler cıkcıklamışlar. "Hiç aslandan kurt olur muymuş?" Tam o sırada, elindeki dipçikle, yorgun aslanı dürtmüş Tek Parti Yönetiminden birisi. Ve zavallı aslan inleyerek dile gelmiş hemen: "Vallahi kurdum abi. Allah belamı versin kurdum. Yeter ki beni rahat bırakın artık."
Hangi yönetimin daha başarılı olduğu sorusunun cevabı biraz da olayları nasıl değerlendirdiğinize bağlı muhterem kârilerim. Aslanın andımız okumasını yeterli bulursanız, Tek Parti Diktatörlüğü, afedersiniz, Yönetimi elbette gayet başarılıdır. Hatta kullandığı yöntem sayesinde diğer siyasal sistemlere de pratik bir yol öğretmiştir. Artık sırtlan yakalamak için sırtlan, maymun yakalamak için maymun, kurt yakalamak için de kurt gerekmez. İkna edilebilecek herhangi bir canlı bulunduktan sonra itinayla ikna edilebilir. Biraz canı sıkılmış, ne gam, yeter ki yönetimde aksaklık çıkmasın. Toplum bir testerenin dişlerini andırsın. Aykırı ses çığrılmasın. George Orwell'ın karaütopyası 1984'te olduğu gibi, parti neyin gerçek olduğunu söylerse onu gerçek bilsin, neyin tarih olduğunu söylüyorsa onu tarih saysın, hatta 2+2=5 dense hiç itiraz etmeden kabullensin. Yutsun. Otursun. "Özgürlük, iki kere iki dört diyebilmektir!" türünden hezeyanlar Tek Parti Yönetimlerine hiiiiiç yakışmaz. Kabullenemez onları zaten.
Diyeceksiniz ki: "Tek Parti Yönetimi mi kaldı a şaşkın!" Haklısınız. Çok şükür. Öyle birşey kalmadı. Partisi duruyor ama onun da ancak gölgesi oynuyor. Fakat şöyle garip bir durum var: 1984 ruhu bir şekilde varlığını devam ettirmeyi başarıyor. Reenkarne mi oluyor dersiniz, şekil mi değiştiriyor sayarsınız, orasını bilemem. Lakin geçenlerde yine bir gözüktüğünü duydum twitterdan. (Hey mübarek Zeki Kamilzade. Twitter mı kaldı? Elon Musk abinin yatırdığı paracıklara yazık. X diyeceksin bundan sonra.) Tamam. Evet. Duydum X'ten. İşte 'Mehmet Uçum' diye bir başdanışmanın sûretine bürünüp aramıza geri dönmüş. "Geldiysen üç kere masaya vur!" demişler. "Ne vurayım be. Twit atayım. O daha güzel!" demiş. Hemen de mesajı patlatmış. Varlığını ispat etmiş. Hem de ne ispat!
Hani, efendim, geçenlerde Türkiye'den birçok aydın, âlim, siyasetçi vs. biraraya toplanıp Kürt meselesini müzakere ettiler ya. PKK'lı mı? Yok efendim. Aralarında PKK'lı yok. Aksine, PKK'nın hiç sevmediği kişiler var. Çünkü bunlar Türkiye'den ayrılmayı falan istemiyorlar. Şiddeti de bir yol olarak benimsemiyorlar. Hatta hayatları PKK'yla mücadeleyle geçmiş insanlar. Bazıları AK Parti'de milletvekilliği bile yapmış. Ne diyorsun? Yaaa... İslamcı camiadan da birçok isim yine. Evet. Birçok. Say say bitmez. Neyse... Bu muhterem büyüklerimiz Kürt meselesinin çözümü için yapılması gerekenleri müzakere etmişler. Bir de sonuç bildirgesi yayınlamışlar. "Allah, Allah..." Fakat, evveli komünist, sonradan mücahid Mehmet Uçum bir celallenmiş bir celallenmiş. Zikrettiğimiz mesajını çat çat döşenmiş. Paylaşımında o mübarek meclisteki insanların ne 'hainliğini' bırakmış ne 'bölücülüğünü...' Saydırmış saydırmış geçmiş sizin anlayacağınız. Tabii, normalde, danışmanlar kendilerine birşey danışılmadan konuşmadığı için insanlar da yadırgamışlar. Hem de üzülmüşler. Zira başdanışmanı olduğu zata bu tuhaflığı yakıştırmamışlar.
Ben de yakıştıramıyorum. Lakin Kürt meselesinin şöyle bir yanı olduğunu da görmeden edemiyorum: Silahlı mücadelenin yanlışlığı hep dile getiriliyor. Ne kadar dile getirilse de hakkı var. Çünkü kan kanı temizlemiyor. Onun yerine demokratik bir mücadele için meclis adres gösteriliyor. Maşaallah. Tam isabet. Öyle yapılmalı tabii. "Sorunlarımızı konuşarak çözelim!" deniyor. Ne kadar güzel. Katılıyorum. Fakat iş konuşmaya dönünce de böyle şeyler oluyor. Yani, sanki, "Silahları bırakın konuşalım!" mevzuu "Ulan bir de hâlâ konuşuyor musunuz?" gibi bir yere gidiyor. Ben işin böyle bir noktaya gitmesini kavrayamıyorum. Tutarlı da bulmuyorum. Eğer sorunlar konuşularak çözülecekse, ki doğru olan da budur, o halde müstakimlerin konuşabilmesi lazım. "Pazartesiden itibaren kendi devletimizi kuruyoruz!" gibi garip birşey söylemedikten sonra taleplerinin dinleniyor olabilmesi lazım. Yapılır-yapılamaz. Ne kadarı yapılır ne kadarı yapılamaz. Ne kadarı hemen yapılır ne kadarı sonraya bırakılır. Bunlar saded haricidir. Lakin öncesinde mutlaka bir 'konuşma' olması lazım. Çünkü silahları kötülerken karşısına bunu koyuyoruz. Alternatifimizde kandırmaca görüntüsü oluşursa yandı gülüm keten helva demektir.
Tek Parti Yönetiminin kem alışkanlıkları bazı damarlara da sirayet etmiş gibi görünüyor. "Kendinize Kürt demeseniz ne güzel yaşayıp gideceğiz!" tarzı bir mutluluk tablosu çiziliyor. Ancak bu bir uzlaşma mıdır? Yoksa Şükrü Nişancı Hoca'nın Sivil İtaatsizlik kitabındaki tabiriyle 'Efendilerin Barışı' mıdır savunulan. Efendilerin Barışı nedir? Hitler'in barışı isteyiş şeklidir. Stalin'in barışı savunuş tarzıdır. Yahut Netanyahu'nun barış planıdır. Bu zalimler, kendi dedikleri gibi olduktan sonra, elbette dünyada savaş çıkmasını istemezler. Ama kendi şartlarıyla...
Jacques ile Efendisi oyunun önsözünde Milan Kundera'nın anlattığı gibi: "İşgalin üçüncü günüydü. (...) Rus piyadeleri her yerdeydiler. Derken arabamı durdurdular. Üç asker arabamı aramaya koyuldu. Askerler işini tamamlayınca, emri veren subayları bana Rusça sordu: 'Kak çuvstvuyetyes?' Tercümesi: 'Neler hissediyorsunuz?' ya da 'Duygularınız neler?' Sorusunda ne fesat, ne ironi saklıydı subayın. Bilakis, şöyle sürdürdü lafını: 'Bütün bunlar bir yanlışlıktan ibaret. Düzelecek herşey elbet. Biz Çekleri seviyoruz, bunu bilmeniz gerek. Sizleri seviyoruz!' Binlerce tankın taş üstünde taş bırakmadığı topraklar, geleceği elinden alınmış bir ülke; tutuklanmış, alıkonmuş Çek devlet adamları ve büyük aşkını itiraf eden bir işgal ordusu subayı. Yanlış anlaşılmasın, niyeti katiyen işgalden memnuniyetsizliğini dile getirmek de değildi bu subayın. Hemen hepsi bir ağızdan konuşuyordu askerlerin; davranışlarının temelinde yatan unsur; zorbanın sadist arzuları değil, başka bir arketipin, aşkına karşılık bulamayanın arzularıydı: 'Neden Çekler (biz onlara sırılsıklam âşıkken!) bizimle yaşamak, bizim gibi yaşamak istemiyorlar?' Aşkın ne olduğunu öğretmek için tanklardan medet ummamız ne acı!"
Bu ülkede kardeşane yaşamak için ne aslanı kurt ne de kurdu aslan yapmaya ihtiyaç var. Aslanla kurt beraber yüzlerce yıldır yaşıyorlar. Allah onları zaten aynı ormanda yaşatıyor. Yani 'aynı ormanda yaşama sanatını' aslan da kurt da biliyor. Şimdi ayaklarımızı dolaştıran ormana yeni yasaların gelmesi... Birisinin bir aslan yakalayıp onu kurt yapmaya çalışması. Kurdu yakalayıp zorla aslana çevirmesi. Bu kemalsiz 'kemalcilik'ten çekiyoruz biz ne çekiyorsak. Hani gözümün nuru Bediüzzaman 1. Meclis'e diyor: "Madem şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebâen-mensura gider, veya sathî kalır." Öyleyse derdin fokurdağını yere şeriat-ı Muhammediye'nin vüsatinde bakıp çözüm bulacağız. Çünkü biz bu çözümle yüzyıllarca yaşadık. 2+2=4 iken ne bâdireler atlattık. Ayrılmadık. Kopmadık. Gayrı matematiğimizle oynamaya gerek yok. Matematik değişmez. Kürt meselesi fıkradaki usûlle çözülemez. O kadar zaman geçti. Yeterince tecrübe etmedik mi? Kurt da asil hayvandır ama aslanlar kurt olmak istemiyor. Kurt kurt olarak kalsın. Aslan aslan olarak yaşasın. Ormandır, geniştir, kaldırır.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.